3.6.15

3 Haziran vesilesiyle

Bu sabah göz kapaklarımı araladım, yanımda yatan oğluma yarı uykulu bakıp, rüyayla karışık düşüncelerimi akışına bırakmışken neden bilmiyorum evde neden hiç şiir kitabı olmadığını düşündüm (O an aklıma gelmedi ama bu doğru değil, yeni aldığım Orhan Veli var bir kere). Sonra bir zamanlar elimde bulunan Memleketimden İnsan Manzaraları geldi aklıma. Neredeydi ki? Hiçbir zaman peşinden koşmadığım, geri gelmeyen ödünç verilen kitaplar arasında olsa gerek.

Sonra Tanya geldi aklıma. Tanya'yı oğluma nasıl anlatacaktım? Şiiri nasıl anlatacaktım? Habeş delikanlının Taranta Babu'ya aşkını nasıl? Ben mi anlatacaktım?
Yıllardır oturup hakkıyla şiir bile okumuyorum. Evde bir tane şiir kitabı yok (Tam bu anda Orhan Veli geldi aklıma). Şiir okumaktan neden uzak durduğumu biliyorum elbet. Ama kitapların evde bulunmamasına bahane değil.

Oğluma bakarak Taranta Babu'yu, şoförün karısını, ağaca takılan uçurtmayı, yaşamanın ne güzel olduğunu düşündüm bir vakit. Her şeye rağmen demek bile gelmedi aklıma. Çünkü gözümü yeni aralamıştım ve karşımda dünyanın en güzel manzarası vardı. Bana bakıp önce kocaman gülümseyen sonra da yüzümü okşama numarasıyla saçımı yakalayıp allah ne verdiyse asılan oğlumla kucak kucağaydık. Dünya o anda huzur ve barış dolu, bense tepeden tırnağa şiirdim. Canı acıyan, kıkırdayarak saçlarını kurtarmaya çalışan bir şiir.
Lise yıllarımın büyük bir kısmında bana yoldaşlık ettiğinden olsa gerek; böyle, yaşama sevincimi tazeleyen anlarda hep bir Orhan Veli şiirindeymiş gibi hissederim kendimi. Bozkırda bir kaya parçası, dere kenarında yosun, herhangi bir yerde herhangi bir ağaç. Öyle sıradan, öyle yaşamın bir parçası. Yalnızca varolan.

Nedense Nazım şiirleri daha insana dair gibi gelir. Politik duruşunun netliğinden olsa gerek. Orhan Veli şiirleri ise yağmurdan, rüzgardan farksız gibi.


Bir saat sonra sosyal medyada "3 Haziran vesilesiyle" yazarak Nazım şiirleri paylaşan arkadaşım sayesinde hatırladım. 3 Haziran 1963. Tesadüf, bilinçaltı... Neyse ne!

...

Görmek
        işitmek
                duymak
                     düşünmek
                               ve konuşmak
koşmak alabildiğine
başı dolu
         başı boş
koş-
      -mak...
Hehehey TARANTA - BABU
                                   hehehey
yaşamak ne güzel şey
                          anasını sattığımın
                                           yaşamak ne güzel şey

30.1.15

Çapsız bir çarpıtmanın kısa bir analizi: Eşitlik vs Adalet.




Bir kaç yıldır sosyal medyada karşılaşıyorum bu illüstrasyonla. Kaynağını ve ne amaçla çizildiğini bilmiyorum ama kullanım şekli genel olarak belirli bir hedefe yönelik. Anafikri, adaletin eşitlikten ayrı ve üstün bir şey olduğu. Buradaki eşitlikten kasıt ise açık bir biçimde komünizmin eşitlik ilkesi. Çağımız liberallerinin komünizm algısını ya da komünist topluma dair bütün çarpıtma uğraşlarını ve motivasyonlarını da çok güzel özetliyor bir yandan.

Bu çarpıtmayı üreten akla göre komünist toplumun eşitlik ilkesi (illüstrasyondan örnekle devam edeyim) herkese aynı miktarda kasa verilmesi üzerine kurulu. Ancak ondan daha üstün ve ayrı olan kapitalist adalet ise herkese ihtiyacı kadar kasa verilmesini öngörüyor. 

Yukarıdaki “herkese ihtiyacı kadar” sözü tanıdık geliyor mu? Marx’ın “Gotha Programı’nın Eleştirisi”nde şu şekilde geçiyor: “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar”. : )

Mülkiyetin (kasalar) kutsal ve temel olarak baz alındığı bir dünyada, eşitlik de mülkün kendisi üzerinden kurulur. Dolayısıyla bu akla göre komünist bir dünyada herkese eşit sayıda kasa verilir. Çünkü gene bu akla göre eşitlik ilkesinin nesnesi mülk, yani kasadır. İnsan odaklı bakıldığında ise eşitlik toplumsal ve bireysel “ihtiyaç” (istek değil) üzerine kurulur. Eşitliğin nesnesi birey, nihai hedefi ise toplumsal çıkardır. Bireyin sahip olduğu şeyler değil. Bireyin “ihtiyaçları”nın ve toplumsal çıkarın eşitlik ilkesiyle düzenlenmediği bir dünyada adaletten bahsedilemez. 

Bolca örneği var. Ama komünistlerin icadını alıp çarpıtarak komünistlere karşı kullanmanın en çiğ ve çapsız örneklerinden biridir bu illüstrasyon. 

Bireylerin, bireysel “isteklerini” ihtiyaç olarak tanımlayıp toplumsal çıkarın üstünde tuttuğu düzen, kapitalizmin ta kendisidir. Hatta kapitalist dünyada (gene illüstrasyondan örnekle) en güçlü olan (uzun boylu) kasaların çoğunu toplayıp, tepesinde bağdaş kurarak maçı izlemektedir. Kapitalist dünyanın adalet sistemi güçlü olanın çıkarını (uzun boylu olanın kasalar üzerindeki mülkiyet hakkını) korumak üzerine kuruludur. Mülkün insandan daha kutsal olduğu bir dünyada adaletin var olabileceğini düşünmek en hafif deyimle saflıktır. 

16.9.14

Neresinden tutsan güzel hikaye.

Bir arkadaşımın dün bizimle paylaştığı hikayesi öyle güzel ayrıntılarla dolu ki, hiç yorum yapmadan aynen paylaşıyorum:



"Dun teyzemle konustuk. Annem benim resmi olarak acilmadigim aile buyuklerine benim adima acilim yapmis escinselligimle ilgili. Ama teyzem sunu soyledi: annen bana senin gey oldugunu soylediginde sen henuz 2 yasindaydin. Nasil anladi nerden anladi o yasta bilemiyorum tabii.

Sonra ben 5 yasimdayken destek amacli bi psikologa goturmus beni ve kendini. Psikolog herif yetistirme tarziyla ilgili bi durum bu. Babasi daha cok ilgilensin daha erkek ortamlara soksun duzelir deyince annem de SENIN DIPLOMANA SICAYIM demis herife. Sene 1983.

Annemin adama senin diplomana sıçayım dediği anı getiriyorum gözümün önüne, keşke hatırlasaymışım o anı. ne güzeldir kimbilir.

Sadece annem değil lan, babam da süper bi tepki verdiydi

Annem anlatmıştı babama, bizimki geymiş diye... eee ayşeyi sikse dert etmeyecektik de ahmetle sikişiyo diye mi dert edelim demişti anneme."

3.9.14

7200 RPM bebek

Geçen, çocuk yataktan düştü diye dertlenirken arkadaşın hikayesi ilaç gibi geldi.
Bir gün, bizimki kendi duble yataklarında çocukla oynaşırken bir an arkasını dönüyor ve bir bakıyor iki saniye önce orada olan çocuk ortalıkta yok.
Bunların yatağı duvara yakın, ama arada 20-25 cm’lik bir boşluk var. Meğer bizim arkadaş arkasını döndüğü anda, çocuk döne döne araya düşüp sıkışmış. (Bu veletlerin yarım saniyede yer ve pozisyon değiştirme hızının sırrını çözebilirsek bence seneye Sirius civarına varıp ilk koloniyi kurar, üstüne bulduğumuz ilk su kenarında komple bir rakı masası bile açarız.)



Velet hiper uzaya sıçrayarak, yuvarlana yuvarlana (yazması ve okuması bu kadar uzun sürse de olay yarım milisaniye gibi bir sürede olup bitiyor olsa gerek) yatakla duvar arasına giriyor ve yamuk bir biçimde oraya sıkışıyor. Arkadaş, telaşla uzanıp çocuğu almaya çalışıyor, ama çocuğun pozisyonu öyle ki tutup çekmek mümkün değil. O telaşla ve korkuyla yatağın diğer tarafından aşağı atlayıp yatağın ucundan tutuyor ve Çanakkale’de mermiyi bir tutuşta kaldıran Seyit Ali misali şak diye çekiyor yatağı kenara.


Ahaha! Sahne gözümün önüne geldikçe hem gülüyorum, hem ürperiyorum. Lan yatağı niye çekiyon öyle? Çocuğun o duvarla yatak arasında öyle sıkışmışken tutunacak başka nesi var? Bizimki yatağı çekince haliyle çocuk bir an boşlukta kalıp löp diye yere düşüyor. Kafa üstü düşmüyor neyse ki, ama yani çocuğun haline mi ağlarsın, durumun komikliğine mi gülersin şimdi? Seç birini.

25.8.14

Hoşçakal

.
.
.




Cem Ersavcı




Cem'i üniversite yıllarında tanıdım. Kısa bir süre de olsa; tanımaktan, omuz omuza durmaktan gurur duyduğum, bunun ötesinde arkadaşlığından keyif de aldığım bir insandı. Onu hep gülümseyen, sade, ağırbaşlı, yumuşak huylu ama asla boyun eğmeyen biri olarak hatırlarım. Sonrası yolları ayrılmış insanların hikayesi.

Sonraki yıllarda da uzaktan gördüğüm Cem aynıydı. Aynı güzellikte bir adamdı.
Katıldığım hemen her eylemde elinde fotoğraf makinasıyla bir ileri bir geri koştururken görürdüm hep. Hiçbir zaman selamlaşmadık. Ama o uzak geçmişten bu kadar iyi duygularla hatırladığım az sayıda insandan biri oldu.

Bugün ölüm haberini alınca o güzel zamanların bir kısmı da hayatımdan silinmiş gibi hissettim.

Ölüm haberi hala gerçek gibi gelmiyor...

Çok üzgünüm...



Cemin fotoğraflarından birkaç örnek:









4.10.13

Açıkla bakalım!

Ankara'da okurken tatillerden birinde memlekete gittim.
Bir gün, babama yakalanmadan sigara içebilmek için, arka odada volta atarak kitap okurken kızkardeşim geldi yanıma. O sıralar 4 ya da 5 yaşında. Kitap okuduğumu görünce sesini çıkarmadan kenarda bir kutuda duran sınav dergilerinden birini alıp yere çöktü. Bir yandan okuyormuş gibi yapıp bir yandan da göz ucuyla beni kontrol ediyordu.
O hali gözümün önüne geldikçe gülümsüyorum hala. : )

Dayanamayıp sataşmaya karar verdim. Önündeki dergiyi çevirip "ters okuyorsun, bak doğrusu böyle" dedim. Nereden öğrenmişse, yazıların düzünü tersini ayırt edebiliyormuş meğer.
"Hayır öyle değil, böyle" şeklinde gelişen küçük çaplı bir boğuşmadan sonra:
"Bana da oku bakayım, ne okuyorsun sen?" dedim.
İşaret parmağını paragrafın ortasına bir yere koyup sağa sola oynatarak okur gibi yapmaya başladı:
"Bir gün Deniz abi arka odaya gidip sigara içmeye başlamış. Bir elinde sigarayla evin içinde dolaşmış. Sonra kitap okumuş."
Tabii ki karışmadım. Hayal gücünün akıp gidişini, dolaşıp dolaşıp tekrar odaya dönüşünü izledim.

Bir süre sonra ikimiz de sessizleştik. Ben kitabımı okumaya döndüm.
"Deyiz aabi!?" deyince dönüp baktım.
Bu ses tonunu çok iyi tanıyorum, bir şey soracak.
"Efendim bitanem?" dedim.
"Sen niye sigara içiyorsun?" dedi.
Oooo... Hadi bakalım! Ne cevap vereceksin?
Yalan söylememek lazım, orası kesin. Bağımlılık denen şeyi bu yaştaki bir çocuğa nasıl anlatırsın ki? Bir de sigara yani. Savunulacak tarafı yok ki.
Sonra yalan olmayan ama açıklamak zorunda kalmayacağım bir yol bulayım dedim. Kafası karışır, dediğim şeyi anlamazsa seri bir şekilde gelecek sorulardan yırtarım belki diye düşündüm.
"Diyalektik çelişkilerden kaynaklı bitanem" dedim.
"Hmm..."
Hmm... mı? Bu kadar mı? 
Ardı arkası kesilmeyecek sorular bekliyordum ben. Tek cevapla yetindi.
Dayanamadım sordum:
"Anladın mı?"
"Evet, anladım" dedi.
Allahım kahkaha atmak üzereyim. Lan neyi anladın? Resmen beni sallıyor.
"Ne anladın peki?"
"Çünkü sen sigaranın sapını çok seviyorsun"
Hahahahahaha!

Değil mi ama ya!
Hayat bu kadar sade aslında!

4.7.13

Haziran günlükleri


Haziran direnişinin ilk günlerinde, kardeşimin ilk iki günle ilgili kaleme aldığı yazı:


"O gün oradaydım diye anlatacağım bir yerdeydim. mhplisi, chplisi, kemalisti, türbanlısı, antikapilast müslümanı da olmak üzere en ön saflarda tkp, sykp, dhf, partizan, mücadele birliği, alınteri, kaldıraç, bdpli kürt gençleri, lgbt, gençfb, solaçık, ultraaslan, tekyumruk, vamosbien, 12numara, sosyalist ordusporlular, göztepeliler, şimşekler, ve Çarşı..... Adını sayamadıklarımdan özür diliyorum heyecanıma versinler. 
Cuma günü basın açıklaması bitmeden biber gazı atıldığı haberi ile yandık, meydan bizi bekliyordu.
Yerde yatan kesk'li yaşlı amcanın sadece fotoğrafını çekmek isteyen gerisi zerre kadar umurunda olmayan muhabirlerin arasından sıyrıldım, (tanıyan çıkarsa bulsun beni) orada su satan kardeşim sularını bırakıp kaçmış gazdan, onları alıp rahatlattım amcamı. Sağolsun bi kardeşim de limon ile yüzünü sildi, o sinirle söylene söylene inerken istiklale, anıtın önünde içinde basın kartı, ücretsiz iett kartı ve kredi kartı bulunan tgs üyesi bi kardeşimin cüzdanını buldum. O güzel kardeşime bunu ulaştırmam ayrı bi hikayedir hiç girmiyorum. 
İşyerinde patrondan izin isterken; tamam kendini sakatlama ama diye iyi niyetlerini aldıktan sonra lan dur bari kepenkleri çekeyim derken sağlık emekçisi yengem geçti yanımdan pas vermeden ulaşçığım görevliyim diyerek (gönüllüyüm diyecekken). 
Dakika bir gol bir diye sokaktan çıkarken duvardan sekip gelen biber gazına halı saha arkadaşlarımı utandırırcasına yaptığım falsolu vuruşum sonucu (sağ ayak başparmağımdaki sızı hatırlattı kendisini bana) 
Gerisingeri işyerine dönüp soluklanmak üzere iken arkadaşım aradı dost acı söyler niyetine. Beş dakika önce işyerinden çıkan bizim moruğu (abim olur kendisi) almışlar... eyvah bıcırik (yengem olur kendisi) görevli, açmıyor telefonu partiden tanıdık var ama numarası yok facebooktan aradım buldum. Arkadaşın son gönderisi bir hafta öncesine ait! bi şansını dene ulaş diyerek kendime, mesaj attım arkadaşa allahın sevdiği kuluymuşum ki hemen cevap verdi… Hızlıca geçiyorum ara sokakta alıp, meydanda bırakmışlar bundan bişey olmaz diye (zoruna gitmesin, dalga geçecektim ama yüzüne söylemedim, bira ısmarlatacaktım o yüzden). 
Bilgisayarımı bırakıp (ayıptır söylemesi macbookum varda) alanlara çıkma zamanı gelmişti. Örgütlenme hızını takdir ettiğim tkpliler ben istiklale inerken toplanmış yürüyorlardı. Ben bizim moruğu görünce (görmemek biraz zordur) takıldım peşlerine e kardeş sevgisi başka cebindeki maskeyi çıkarıp bana verdi bizim moruk. Barikatın en önüne geçip koşmaya başladık. Her ne kadar artarda biber gazı yediysek de adamlarda örgütlülük var, tekrar tekrar toplanıp saldırdılar. E sen bulunduğun ortama hemen ayak uydurmaya çalışırken hızlı giden at misali on dakikada üç gol yedim. Ellerinden öpüyorum bi kardeşim kollarımdan tutarak beni doğrultarak ağzını aç derken aklımdan neler neler geçti hiç anlatmıyorum bile ama ağzıma gelen tanıdık tat meğerse bizim moruğun mide ilacı talcid imiş. Şimdide kapat gözlerini dediğinde hiç teleşlanmadım. 


Bi nefes alayım diye tarlabaşına inerken orada mücadele tecrübesi bulunan kürtler polis barikatını yirmi metre geri atarken içimde tekrar yanan isyan ateşi ile katıldım aralarına ve en önde yüzünde maske, elinde eldiven, polislerin attığı biber gazlarına aman vermeden üzerine atlayıp tünelin içine yollayan arkadaşımı buldum, (kendisi de yanındaki de sigara içmediği için ateşi yakamama hikayeleri varki kendisinden dinlesin merak edenler). 
En öne kadar barikat yığıp bibergazı mücadelesine girdikten sonra kaval kemiğime yediğim kapsül (ironiye bakın izi hilal şeklinde) beni sektirirken, beni taşıyan o kardeşlerimin tekrar ellerinden öpüyorum. 
Lojistik destek için gittiğim arkadaşımın mekanında soluklandıktan sonra tekrar ön saflara gidip iki gol daha yedim halk çocoğu polislerden. 
Sonra çukurcumada yolu bilmeyen arkadaşları taksime getirdikten sonra tekrar çıktım istiklale. Ön saflardan gelin gelin diye tezahüratı duyduktan sonra kim tutar beni. Anıtın önüne kadar çektiğimiz polis barikatları yediğim altıncı gole sebep oldu. 
Daha sonrasında arkadaşın mekanında fiziğime yenik düşen beynim, dört saatlik bir uykunun sonucunda ayakkabılarımın bağcıkları birbirine bağlı uyandırdı beni (espriyi asla bırakmamak lazım). 
Tekrar inerken istiklale ortada herkesin üçer beşer alıp geldiği poğaça börekler ile yaptık kahvaltımızı. Çarşının ''taraftar çıldırdı biber gazı istiyor'' ısrarına dayanamayan emniyet kahvaltı yaparken attığı yedinci gol ile vazgeçilmezim sevdiğim turşu biberi hatırlattı bana. 
Sonrasındaki beş saatlik bir ablukadan sonra ki allah sesimi duydu polis bizi öldürmezse pislikten öleceğiz diye söylenirken polis çekildi. Şaşırdım mı? Hayır. Sadece bu kadar erken olmasına şaşırdım. ''taksim bizim istanbul bizim'' diye girdikten sonra geziye zafer işareti şeklindeki kuru ağaç dalını hatıra alarak ve görevimi yaptım diyerek evimin yoluna koyuldum. 
Ama bitti mi hayır ''bu daha başlangıç mücadeleye devam''. 
Şu saatlerde beşiktaşdaki mücadele haberlerini alırken içim sızlıyor orada olamadığım için. Mücadele boyunca ''polisin maskesine siyah sprey sıkarak görmesini engellediler ve maskesini çıkarttırarak kaçırttılar'', ''tomayı ele geçirip polise tazyikli su sıktılar'' haberleriyle moralimizi en üst düzeyde tutan ÇARŞI'nın yanında yer alamadığım için üzgünüm ama onlar biliyor ki ''ruhumuz yeter'' yarın bedenimiz orada olacak… 

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar
Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgar,
Çıplaklığında o atın yine onlar koşacaklar.
O çocuklar, O yapraklar, O şarabi eşkiyalar.
Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?
02.06.2013      23:00
 "




O birayı ısmarlattı... Birden çok kez hem de...